Minecraft ve çocuklar

Minecraft_Logo_03

Alt tarafı oyun işte! Acaba?

Bu oyun çocukları rezil de edebilir vezir de. Neden mi? Çünkü oyun, içeriği ve oynanma şekli dolayısıyla, gerçek hayat tadında ilerliyor. Yani, oynayan çocuk, Minecraft dünyasında başka bir kimlikle yer alıyor. Evi oluyor, arkadaşları, sosyal hayatı oluyor. Bir şeyler inşaa ediyor. Evcil hayvan falan besliyor.

Hal böyle olunca, eğer kontrolsüzce oynarsa, özellikle de 6-8 yaş arası çocuklardan bahsediyorum, zamanla gerçek hayat ile oyunu birbirine karıştırabilirler. Bunu biliyorum, çünkü yakın bir arkadaşımın çocuğunun başına geldi.

Öte yandan, eğer ebeveyn olarak, oynama süresini ve sıklığını kontrol edersen ve oyun hakkında çocuğunla, fırsat buldukça, konuşursan bu oyun çocuğunun gelişimine katkı da bile bulunabilir. Çünkü yaratıcılığını ve problem çözme yeteneğini geliştirme fırsatı sunuyor çocuğa.

Benim oğlum da, bu oyunu çok seviyor. Bizim evde, oy birliği kararıyla, hafta içi günlerde ipad kullanmak ve her türlü kullanıma özendirmek yasak oğlum için. Ama onun yerine, oyun oynamak, kudurmak, dağıtmak ve hatta birlikte tv izlemek serbest olunca oğlum bunu hiç sorun etmiyor. Lakin, haftasonları, belirli zaman sınırıyla, ipad serbest. O da, tadını çıkararak, doya doya oynuyor Minecraft’ı.

Oğlum, bu kadar düşkün olunca bu oyuna, ben de araştırdım, okudum bu konuda. Microsoft’un oyunu satın almasıyla, bu oyun çok daha geniş kitlelere ulaşmaya başladı. Bir çok oyun konsolu aracılığıyla da oynanabiliyor.

İşin güzel boyutu ise, Microsoft bu oyunu çocuklara bilgisayar kodlaması öğretebilmek için geliştireceği gerçeği. Bunun için code.org adresine bakabilirsin. Oradaki adımları izleyerek, keyifli ve faydalı zaman geçirebilirsin çocuğunla.

Biz başlıyoruz bile.

Annelere özel pazarlama tekniği

image

Gel gel, patlamış mısıra gel

Çocuklar için, özellikle de ilkokul dönemindekiler için, ellerindekilerin değeri, onların ölçülebilirlik özelliğiyle doğru orantılıdır. Büyük olan, parlak, renkli, stickerlı olan onlar için daha değerlidir. E bu dönemler de böyle, ne yaparsın!

Benim büyük oğlum da aynen böyle düşünüyor olmalı ki, son 4-5 gündür benden sürekli 3 lira istiyor okula giderken. Kantinden patlamış mısır alacakmış.

3 lira önemli değil de, daha önceden kararlaştırdığımız harçlık günü ve miktarı belliydi zaten. Bu 3 lira işi nereden çıktı?

Konu patlamış mısır ise evde âlasını yapar, yanına veririm, diye düşündüm. Ama yanılmışım! Çünkü gönderdiğim mısırlar hep geri döndü eve ve 3 lira istemeler de bitmedi.

Sordum ben de nedenini. Meğerse benim patlattığım güzelim mısırlar, kantindekiler kadar lezzetli değilmiş. Üzülmemeliymişim, beni yine de çok seviyormuş ama.

Düşününce insan, mantıklı gelmiyor kantindeki mısırların evdekinden daha leziz olması. İçeri nedir ki bunun? Mısır, yağ, tuz. Sanırsın, çikolata parçacıklı kurabiye.

Düşündüm biraz kendimi onun yerine koyup. Sonra tamam, dedim. Hep o mısırların janjanlı paketleri yüzündendi her şey. O paketlere giren her şey bir anda dünyanın en leziz şeyi oluyordu. Hemen söyledim bunu oğluma tabii. O da inandı ve ikna oldu gibi sanki. Üstüne de hemen teklifimi patlatıverdim en şevkli ses tonumla ve eğer evde de janjanlı mısır paketi yaparsak nefis mısırlarının olacağını söyledim. Kabul etti büyük bir hevesle.

Al işte ev yapımı paketli gıda. Mis gibi hem de. Gururla koydu çantasına, eminim kasıla kasıla da yiyecek. Fazladan bir tane daha yaptım ki arkadaşlarına da versin diye.

Neler gerek?

  • hediye paketi kağıdı, yoksa defter kabı da olur.
  • buzdolabı poşeti
  • bant
  • stick yapıştırıcı, Pritt gibi.
  • tel zımba
  • çizimler için beyaz kağıt ve boya kalemleri
  • mısır, yağ, tuz

Nasıl yapıyorsun?

  • hediye paketini yaklaşık 1 karış eninde ve 1,5 karış boyunda, diklemesine kesiyorsun.
  • tam ortadan ikiye katlayıp, sadece kenarlarını bantlıyorsun ve ağzı açık bir kese kağıdı elde ediyorsun.
  • kese kağıdının üzerine beyaz kağıda yapmış olduğun resimleri stick yapıştırıcıyla yapıştırıyorsun.
  • o kese kağıdının içine buzdolabı poşetini yerleştirip, onu en alttan kese kağıdıyla beraber, dış taraftan zımbalıyorsun.
  • patlattığın mısırları, kese kağıdı içindeki buzdolabı poşetine, 3 parmak boşluk kalacak şekilde dolduruyorsun. (önce poşeti mısırla doldurup sonra onu kese kağıdına koymak zor oluyor).
  • kese kağıdının ağzını zımbalıyorsun.

İşte hepsi bu kadar.

Unutma, ne kadar renkli, parlak, figürlü, resimli olursa yediklerinin paketi, o  kadar lezzetli geliyor onlara. O zaman arada sırada, o paketlerden evde de yapmanın bir sakıncası olmaz, değil mi?

 

Mutsuz insan..evlerden ırak!

imagesCADR6I51

“Çocuklar inip binecek, azcık sabret” demek!

İnsanoğlu hoşgörü göstermeyi neden hep zayıflık olarak görür? Başkasının da önceliklerine anlayış göstermek neden bu kadar zor? Hep bana hoşgörülü davranılsın, hep kendilerini benim yerime koysunlar, hep benim açımdan olaya baksınlar, hep ben ben ben..

Nereden buraya geldim? Geçen sabah, oğlumla okul servisinin gelmesini bekliyorduk. Biz, sitemizin giriş kapısının tam önündeki güvenlik kulübesinin içinde oturmuş bir yandan sohbet ediyor bir yandan da çay içiyorduk.

Servisimiz geldi ve ben oğlumu kapının önünden bindirdim servise ve arabama doğru yol alırken, oğlumun okulunun anasınıfına giden başka iki çocuk da servise biniyordu. O sırada arkadan bir araç yaklaştı ve sabahın o saatinde başkalarını rahatsız edip etmeme kaygısını hiç gütmeden kornaya basmaya başladı seri bir şekilde. Neden mi basıyordu? Çocukların bindiği okul taşıtı sitenin giriş kapısının önünde diye. Yahu adam, beklesen hepi topu 2 dakika bekleyeceksin. Bu acelen niye?

Servis şoförü kibarca, aracın okul taşıtı olduğunu ve çocuklar çok küçük olduğu için kapı önünden alması gerektiğini söyledi. Vay efendim sen misin hali vakti yerinde adama akıl veren? Sen kimsin? O adam emekli öğretmen. Üstelik sonuna kadar haklı. Çocuğu kapı önünden almaya gerek yok, sen azcık ileride bekle çocuklar gelsin oraya!

Güvenlik müdahale  edip, adama “haklısınız, siz iyi bilirsiniz” türünden sakinleştirici ve ego okşayıcı cümleler sarfetmese, kesin kavga çıkacaktı. Allah’tan okul taşıtı hemen hareket etti de sinirle aracından inip şoförün üstüne yürüyen emekli öğretmen herhangi bir zaiyata sebep olmadı.

Bir insan sabahın köründe neden bu kadar olumsuz ve yıkıcı olur? Tamam, biliyorum cevabı. Çünkü mutsuzdur. Hem kendinden hem çevresinden hem de yaşantısından. Çünkü aynaya baktığında görmek istemediği birini görüyordur. Ve kesin böyle olmasının sebebi kendi dışındaki faktörlerdir(!)

Mutsuz olmayı seçersen sürekli etrafınla uğraşır, dedikodu yapar, kendin dışındakilerin yaptıklarını ve yapmadıklarını bahane gösterirsin. Bunu seçersin yani. Mutlu olmayı seçersen hayatının sorumluluğunu alırsın ve başkalarının ne yapıp yapmadıklarıyla hiç ilgilenmezsin.

O zaman ben mutlu olduğumda, bana kimse şanslı demesin. Ben seçiyorum öyle olmayı. Sen de seç.

 

Çocuk senden iyi bilir!

image.jpg

O çizer ben boyarım..

Çok uzun süredir üniversite öğrencileriyle haşır neşir olmamdan mütevellit şunu şöyleyebilirim ki, anne babaların çoğu kendilerini tatmin etmek ve çevrelerine bir şeyleri ispat etmek için çocuklarını düşünmeden ortaya atıyorlar. Düşünmeden diyorum çünkü çoğu bunun farkında bile değil malesef.

Çocuğunun neyi isteyip istemediğini değil kendi önceliklerini belirleyip ona göre adım atıyorlar çocuklarının hayatları için. Ama bu adımlar üniversitede başlamıyor tabii, daha çok küçükken başlıyor her şey.

Bu nereden mi geldi aklıma? Geçenlerde tanık olduğum bir sahneden.

Çocuklarla beraber dışarı çıkmıştık. Önce bir restorana gidip yemek yiyelim, diye düşündük ve en sevdiğimiz ve de en çok gittiğimiz yere gittik. Siparişleri verdikten sonra, garson benim ufaklık için kuru boya ve kağıt getirdi. Benimki de başladı hemen bir şeyler karalamaya. O sırada bizden daha önce geldikleri belli olan bir aile de yan masamızda oturuyordu. Nereden belli olacak, yemeklerini yiyorlardı da oradan.

Neyse, yanlarındaki çocuk 4 bilemedin 5 yaşlarında ve masadaki peçeteleri önüne almış eğip büküp bir şeyler yapıyor, sonra da annesine gösteriyor. Bir iki denemeden sonra annesi hiddetle “bırak artık şunları, al hadi boyama yap” deyip çocuğun önüne ittiriyor boyama kitabını. Bakıyorum çocuğa, hiç gönüllü değil ve bunu annesine de belli ediyor. Ama anne uçmuş. Duymuyor. İlla boyama yapacak çocuk, inatla ısrar ediyor.

O sırada benim oğlanın önündeki kağıtlardan birini alıp, o anneye vermek ve “belki de boyama yerine bir şeyler çizmeyi tercih eder” diyesim geldi de aklıma sonra vazgeçtim. Neden mi vazgeçtim? Babaları çok çatık kaşlıydı da ondan. Azcık tırsmış olabilirim. Kadın kadına olsak burnumu sokabilirdim belki de.

Zavallı çocuk nefret ede ede boyama yaptı yahu. Çok üzüldüm. Nesi vardı peçeteleri eğip bükmesinin? Çocuk severek bir şey yapıyorken al onu elinden, sonra ne modaysa başka çocuklar ne yapıyorsa onu yapmasını bekle çocuktan. Ne kadar acımasızca?

O kadar aciz değil ki bu çocuk milleti! Bırak kendi kararlarını verebilsin. Bu kadar mı zor?

Yılbaşı ağacınız var mı?

image

Lego konseptli ağacın sırrı ne?

İnsanlar mutlu olmak için fırsat bulduklarında içgüdüsel olarak o fırsatı yakalamaya ya da ona sıkı sıkı tutunmaya meyillidir.

Yalnız her insan aynı şeyden mutlu olacak diye bir şey yok. Ben severim yeni yıl geliyor diye hediye almayı, ağaç süslemeyi ama sen sevmezsin. Olabilir. Ben sevdiğim için yaparım sen hoşlanmadığın için yapmazsın.

İyi de o zaman biz niye geriyoruz birbirimizi boş yere? Niye bu yılbaşı ağacını hemen dine bağlıyoruz?

Ben daha küçükken hatırlarım, yeni yıl heyecanını evimizde yaşanan. Ağaç süsler, altına hediyeler koyardık. Tüm aile beraber olurduk. Annem ile anneannem sabahtan başlardı yemekler pastalar börekler yapmaya. Babam mis gibi kokardı, traş olmuş gelirdi eve.

Televizyonda şarkıcıları dinler, dansözlerle beraber göbek atardık. Sonra, mutlaka tombala oynardık. Çinkooo diye bağırdık mı bizden mutlusu yoktu. Portakal yerdik yemek sonrası. O portakalların kabukları sobanın üstüne konur evi mis gibi kokuturdu. Bir de babam mutlaka kavrulmuş badem almış olurdu eve gelirken. Ben çok seviyorum diye.

Gece yarısına doğru uykumuz gelirdi, o yüzden bütün gün ciğer peşinde dolanan kediler gibi etrafında dolandığımız ağacın altındaki hediyelerimizi açardık. Sonra herkesle öpüşür, iyi geceler dileyerek hediyemizi kolumuzun altına alır odamıza gider, ellerimizi açar dua eder ve çok güzel hayallerle uykuya dalardık.

Çok şükür müslüman yatıp başka dinde uyandığımız hiç olmadı. Biz ayrı bir dünyada büyüdük şimdiki çocuklardan, besbelli. İnsanların mutlu olmaktan çok mutlu etmek için çabaladığı bir dünyada.

Ondandır ki ben de isterim çocuklarımın yeni yıl hayalleri olsun, heyecanları olsun. O yüzden hala severim yeni yılın yaklaşmasını ve hala içimde aynı heyecanı duyarım. Hayallerim hala gözümde canlanır başımı yastığa her koyduğumda.

Şimdi yine hazırladık yılbaşı ağacımızı ama bu sene bir farklılık yapıp, onu legolardan oluşturduk. Çok da güzel oldu. Evet, fikrin sahibi benim. Ama teklifimin üstüne de hemen atlandı yani.

Döktük legoları zemine, başladık yeşil beyaz ve sarı legoları aramaya. Hepsini bulup ayırdıktan sonra ağacımızı oluşturduk. Ama yeşil ağacı ben, beyazı oğlum yaptı. Önce ben bitirince de beni kendisine yardım etmeyip hep kendime çalışmakla suçladı. Bu ağaç yapma işi hem çok güzel aktivite oldu hem de bu sayede de yılbaşı hakkında konuştuk, beklentilerimizi anlattık birbirimize. Sohbet ettik iki çift ana oğul.

O bana bu seneki en büyük hayalini anlattı ben de ona. Sonra da dedim ki, “ne hayal ettiysen onu gerçekleştirebilirsin, bunu hiç unutma!” Öyle kendinden emin bir gülümsemesi vardı görmeliydin..

Yalan yok, sessizlik iyidir

 

IMG_1076 (1)

sessizlikte yapılabilecekler-1

Artık moda bir koltuğa on karpuz sığdırmak. Her işi yapabiliyor olacaksın. Yok öyle sadece çocuğunu büyütüp onunla ilgilenmek. Çalışacaksın, ev işlerinde iyi olacaksın, en gurme yemekleri yapacaksın, eşinle aranı iyi tutacaksın, evin derli toplu olacak, çocukların bir aktiviteden öbür aktiviteye koşarak çılgınlar gibi oyunlar oynayacak, yaratacaksın, alışverişi yapacaksın, randevuları aklında tutacaksın..daha işte benim unuttuğum ama senin aklına gelen her ne varsa. Hıh, böyle olunca ve böyle yaşayınca gurur duyuyoruz, değil mi? Çok becerikliyiz. Herkes bize özeniyor.

Ama işin aslı öyle değil. Kendimizi kandırmayalım şimdi. Bir koltuğa on karpuz sığdırmaya çalışırken anamız ağlıyor da çaktırmıyoruz. Peki niye? Bir düşündün mü? Neden bu kadar zor olanı seçmek zorundasın? Muhtemel sebepler; elaleme güçlü görünme isteği, en başarılı çocuğa sahip olma isteği, en iyi yemek yapan, en bakımlı, en.. en.. en.. bir şeyler olma isteği.

Biraz rahatlasak. Gerçekten diyorum. İşleri bir bir üzerimize aldığımız için onlar bizim görev ve sorumluluklarımız oluyor. Gerek var mı? Zihnimizi bu kadar kalabalıklaştırıp, her işe bulaştırmasak çok basit ve mutlu bir yaşantımız olacak.

Ne yapmalı? Hemen söylüyorum. İşleri, görevleri, sorumlulukları çevremizdekilere delege etmeli. Çevremizdekilere de görev ve sorumluluk vermeli. Çok mu zor? Değil! Bu seçip seçmemekle alakalı.

Evet, çocuklarla da görev ve sorumluluklarımızdan feragat etmek mümkün. Kendine dürüst ol ama aşağıdaki soruları cevaplarken.

  • Neleri sen yapmak zorundasın?
  • Neleri gerçekten sen yapmak istiyorsun?
  • Neleri senin için başkaları da yapabilir?
  • Neleri senin için başkaları yapmak zorunda ama sen yapıyorsun?

Önceliklerini belirlersen iş kolay. Şimdi çocuklar uyudu. Ben mi? Yok vallahi, uyumak ilk önceliğim değil. Sessizliğin tadını çıkartacağım. Portakallı kurabiyeleri pişirmek için fırını ayarladım bile. Yapmak istediğim şeyleri yapmak için fırsat bulmuşum ne uykusu Allah aşkına!

Tamam, onlarla ev çok sesli, çok renkli ama yalan da yok hani, sessizlik de ayrı bir keyifli.

Not: Portakallı kurabiyeler pişince resmini ekleyeceğim bu arada.

Önce ben, evet ben.

IMG_1017

kahve tabii ki bahane..

Geçen gün iş çıkışı, bir arkadaşım ve onun yeni tanıştığım bir arkadaşı ile beraber bir yerlerde kahve içmek istedik. Eve gitmeden yani. Ben de benim her zaman gittiğim yere gidelim diye ısrar edince, yola koyulduk. Oturduk ve kahvelerimizi yudumlarken konu elbette ki, hayatımızdaki o minik insanlara geldi. Evet, evet hani şu çocuklarımız dediğimiz minik insanlar.

İşte okula gidiyorlar ne güzel oluyor, ödevler, el yazısı, ingilizce falan derken bir saat geçiverdi. Ben de “eh, ben müsaade istiyorum, eve gitme vaktim” dedim. Aman, demez olaydım. Gerçekten demez olaydım!

Ayak üstü 10 dk. sorgulamaya alındım. Nasılmış evde küçük çocuğum bakıcıdayken ben onlarla kahve içebilmişim, bütün gün işte özlemez miymiş insan çocuğunu, çok küçükmüş ve hep anneye ihtiyacı varmış, ben de bayağı rahatmışım, benim yerimde olsa koşa koşa eve gidermiş. Ve en son vicdan azabı çekip çekmediğim sorgulandı.

Yalan yok, sinirim bozuldu. Hayır, çok büyük bir suç işlemişim gibi davranıldığımı geçtim, benim seçimlerimden sana ne arkadaş? Sen beni yargılayacak yetkiyi nerden aldın? Ama hiç sevmem ağız dalaşını o yüzden kendimi anlatmaya bile çalışmadım. Karşımdakine baktım; zaten beni anlayabilecek kapasitede biri olsa böyle konuşmazdı. Bir tek “bu benim hayatım ve çok şükür memnunum hayatımdan” dedim.

Sonra eve gittim, sarıldım kocaman oğluma. Sonra öteki büyük de kıskandı, üçümüz sarıldık öpüştük koklaştık. “Anne Starwars’culuk oynayalım” dedi büyük olan. Aldık elimize ışın kılıçlarımızı, ufaklığı da Yoda yaptık aramıza aldık oynadık Starwars’culuk.

Vicdan azabı mı? Yok vallahi. Sıfır. İtirazı olan yapmasın kendi hayatında, ama ben yapacağım. Her gün o bir saatte gidip kahvemi içeceğim. Evet, önce ben diyorum. Çocuklarım için de ailem için de önce ben! Beğenmeyen öte gitsin bana da karışmasın.

 

Not: Bu konuda ki paylaşımım için @basitvemutluyasam‘ a bakabilirsin.