Annelere özel pazarlama tekniği

image

Gel gel, patlamış mısıra gel

Çocuklar için, özellikle de ilkokul dönemindekiler için, ellerindekilerin değeri, onların ölçülebilirlik özelliğiyle doğru orantılıdır. Büyük olan, parlak, renkli, stickerlı olan onlar için daha değerlidir. E bu dönemler de böyle, ne yaparsın!

Benim büyük oğlum da aynen böyle düşünüyor olmalı ki, son 4-5 gündür benden sürekli 3 lira istiyor okula giderken. Kantinden patlamış mısır alacakmış.

3 lira önemli değil de, daha önceden kararlaştırdığımız harçlık günü ve miktarı belliydi zaten. Bu 3 lira işi nereden çıktı?

Konu patlamış mısır ise evde âlasını yapar, yanına veririm, diye düşündüm. Ama yanılmışım! Çünkü gönderdiğim mısırlar hep geri döndü eve ve 3 lira istemeler de bitmedi.

Sordum ben de nedenini. Meğerse benim patlattığım güzelim mısırlar, kantindekiler kadar lezzetli değilmiş. Üzülmemeliymişim, beni yine de çok seviyormuş ama.

Düşününce insan, mantıklı gelmiyor kantindeki mısırların evdekinden daha leziz olması. İçeri nedir ki bunun? Mısır, yağ, tuz. Sanırsın, çikolata parçacıklı kurabiye.

Düşündüm biraz kendimi onun yerine koyup. Sonra tamam, dedim. Hep o mısırların janjanlı paketleri yüzündendi her şey. O paketlere giren her şey bir anda dünyanın en leziz şeyi oluyordu. Hemen söyledim bunu oğluma tabii. O da inandı ve ikna oldu gibi sanki. Üstüne de hemen teklifimi patlatıverdim en şevkli ses tonumla ve eğer evde de janjanlı mısır paketi yaparsak nefis mısırlarının olacağını söyledim. Kabul etti büyük bir hevesle.

Al işte ev yapımı paketli gıda. Mis gibi hem de. Gururla koydu çantasına, eminim kasıla kasıla da yiyecek. Fazladan bir tane daha yaptım ki arkadaşlarına da versin diye.

Neler gerek?

  • hediye paketi kağıdı, yoksa defter kabı da olur.
  • buzdolabı poşeti
  • bant
  • stick yapıştırıcı, Pritt gibi.
  • tel zımba
  • çizimler için beyaz kağıt ve boya kalemleri
  • mısır, yağ, tuz

Nasıl yapıyorsun?

  • hediye paketini yaklaşık 1 karış eninde ve 1,5 karış boyunda, diklemesine kesiyorsun.
  • tam ortadan ikiye katlayıp, sadece kenarlarını bantlıyorsun ve ağzı açık bir kese kağıdı elde ediyorsun.
  • kese kağıdının üzerine beyaz kağıda yapmış olduğun resimleri stick yapıştırıcıyla yapıştırıyorsun.
  • o kese kağıdının içine buzdolabı poşetini yerleştirip, onu en alttan kese kağıdıyla beraber, dış taraftan zımbalıyorsun.
  • patlattığın mısırları, kese kağıdı içindeki buzdolabı poşetine, 3 parmak boşluk kalacak şekilde dolduruyorsun. (önce poşeti mısırla doldurup sonra onu kese kağıdına koymak zor oluyor).
  • kese kağıdının ağzını zımbalıyorsun.

İşte hepsi bu kadar.

Unutma, ne kadar renkli, parlak, figürlü, resimli olursa yediklerinin paketi, o  kadar lezzetli geliyor onlara. O zaman arada sırada, o paketlerden evde de yapmanın bir sakıncası olmaz, değil mi?

 

Reklamlar

Basit ve mutlu yaşam mı?

IMG_1330

@basitvemutluyasam

Hayatta isteyip de yapamadığın şeyler için hep bahanelerin var mıdır? Bir düşünsen… Benim vardı mesela. Hem de ne bahaneler. Başıma gelen her şeyin sebebi benim dışımdaki föktörlerdi. Şimdi düşünüyorum da ne büyük haksızlık etmişim içinde yaşadığım evrene.

Ben kendim için ilk adımı atmaya bundan tam dört yıl önce karar vermiştim. Bakıyorum şimdi dört yıl önceki benle şimdiki bana, ve ne diyorum biliyor musun? Ben, şimdiki beni daha çok seviyorum. Başkaları mı? Onları pek düşünmüyorum açıkcası. Ben kendimden mutlu ve memnunsam başkalarının düşünceleri benim yanıma bile uğrayamaz.

Çocuklarım evin duvarlarını boyuyor, ben onlara “ne güzel resim yapmışsın” diyorum. Evime gelen, her kimse, ne kadar pis ya da umursamaz olduğumu düşünebilir. Bu onun algısıdır.

Her iş çıkışı kendime, ama sadece kendime, en az 1 saat vakit ayırıyorum. Nasıl keyif alıyorum anlatamam. Bir nevi deşarj oluyorum sanki. Başkaları,  benim bencil olduğumu düşünebilir. Bu da onların algısıdır.

Peki sinirlerimi mi aldırdım ben? Elbette hayır. Yine sinirimi bozan, ya da keyfimi kaçıran benim dışımda durumlar oluyor. Ama bunu çok çabuk fark ediyorum çünkü farkındalıkla yaşamaya çalışıyorum. Ve bu keyifsizlik ve sinir bozucu anlar çok kısa sürüyor. Kısa sürmesi için kendimle iletişim içinde oluyorum çünkü. “Haydi ama, başkalarının algısı yüzünden eve sinirli gitme” diyorum mesela.

Her şey değişiyor her saniye. Çevrende gördüğün her bir şey. Sen de değişiyorsun. Her an yeni seçimler yapıyorsun ve onların sonuçlarını yaşıyorsun. O zaman senin elindeyse sonuçlarını şekillendirmek, neden kendini mutsuz edesin ki?

Ben neyi kastediyorum basit ve mutlu yaşamdan biliyor musun? Öyle felsefi bir yaşam tarzı değil, her gün uygulanacak ufak tefek şeylerle hayatında büyük farklar yaratmandan bahsediyorum.

Adına “basit ve mutlu yaşam” dedim çünkü ikisi arasındaki ilişkiyi çok sevdim. Sen hayatını başta kendin için basitleştirip, sadeleştirdikçe kaçınılmaz olarak daha mutlu oluyorsun. Dünyayı kurtarmıyorsun evet, ama işe kendinden başlayarak dünya için de küçük bir adım atıyorsun.

Bu basit ve mutlu yaşam’ı üç madde de sıralayacak olursam, aşağıdaki ifadeleri kullanırım.

  • ‘Basit ve mutlu yaşam’ varılacak bir nokta değil, içinden geçilecek bir süreç, bir yaşam tarzı.
  • ‘Basit ve mutlu yaşam’ bir öğreti değil, bir deneyim.
  • ‘Basit ve mutlu yaşam’ kaçıp uzaklara gitmek değil, kalıp var olanla mücadele etmek ve kasıtlı yaşamak.

 

Basit yaşam nedir?

IMG_1319

Acaba..? Yoksa..?

Basit yaşam kavramını, çevremdekilerle ilk paylaştığımda, edindiğim ortak görüş şu: basit yaşam sorumsuz yaşama demek. Yani  diyorlar ki, basit yaşam kafayı sadece ekolojik yaşama, geri dönüşüme ve organik beslenmeye takmış, sürekli yoga yapan, hiçbir teknolojik aleti kullanmayan ve durmadan kendiyle uğraşıp duranların benimseyeceği bir yaşam biçimiymiş.
Oysa, basit yaşam dediğim şey aslında kendi hayatımdaki her şeyin farkında olarak yaşamamı tanımlıyor. Başka bir deyişle, bu sayede ben, kasıtlı yaşıyorum; kazara değil.
Her gün yüzlerce seçim yaparak bitiriyoruz günü. Peki ya, yaptığımız seçimlerin sebebini biliyor muyuz? Yoksa önümüze sunulanı, bize ittirileni mi seçmek zorunda hissediyoruz kendimizi?

Çevrene bir bakmanı rica edeceğim senden. Şöyle çaktırmadan bir bak. Sürekli şikayet edip yine de aynı şekilde devam edenlerle dolu dünya. Sürekli isteklerini dile getirip, onları gerçekleştirmek için bir tek adım bile atmayanlarla dolu dünya. Mutsuzluklarının sebebini başkalarına yıkan ve sürekli kurban rolünde yaşayanlarla dolu dünya. Öyle değil mi? Bence fark ettin sen de bunu. Bu şekilde yaşayarak ne elde edilir? Buldum! Sanırım etrafa kendilerini bir şekilde mağdur göstermek, kendilerini suçlamalarını engelliyor. Her olumsuzluk, her problem mutlaka dışarıdandır ve bu insanlar hep mağdurdur. Sanırsın ki, yaşadıkları problemler bir tek onlarda var. Hava puslu olunca sanki sadece onlara puslu, diğerlerine günlük güneşlik.

Oysa, gerçekler hiç de öyle değil arkadaşım. Kurban rolünde oldukça sen, hep zayıf hep muhtaç olursun ve hayat da sana neysen ona göre değer biçer.

Yaşamını kendi oluşturduğun önceliklere göre yaşar, her şeyden önce kendi değerinin farkında olur, sürekli tüketip boş bir hayat yaşamayı değil, sevdiğin işleri yapıp bir şeyler üreterek var olmayı tercih edersen basit yaşam senin için de var demektir. Ama bunun için elini taşın altına koymalısın.

Çocuklarının olup olmaması inan hiç farketmez. Onlarla da mümkün yukarıda saydıklarımı gerçekleştirmek. Bu şekilde yaşamak için, bankada belli bir miktar paranın olması da gerekmiyor. Çünkü, böyle yaşamak bedava. Sadece kararlı olman gerekiyor. Çünkü, basit yaşam biraz dalgaların üstüne doğru yüzmek gibi.

Peki, neden bu yaşamı seçersin? Çok basit; eğer yaşantının gidişatından memnun değilsen ve yaşadığın hayat senin seçimlerini yansıtmıyorsa.

 

Mutsuz insan..evlerden ırak!

imagesCADR6I51

“Çocuklar inip binecek, azcık sabret” demek!

İnsanoğlu hoşgörü göstermeyi neden hep zayıflık olarak görür? Başkasının da önceliklerine anlayış göstermek neden bu kadar zor? Hep bana hoşgörülü davranılsın, hep kendilerini benim yerime koysunlar, hep benim açımdan olaya baksınlar, hep ben ben ben..

Nereden buraya geldim? Geçen sabah, oğlumla okul servisinin gelmesini bekliyorduk. Biz, sitemizin giriş kapısının tam önündeki güvenlik kulübesinin içinde oturmuş bir yandan sohbet ediyor bir yandan da çay içiyorduk.

Servisimiz geldi ve ben oğlumu kapının önünden bindirdim servise ve arabama doğru yol alırken, oğlumun okulunun anasınıfına giden başka iki çocuk da servise biniyordu. O sırada arkadan bir araç yaklaştı ve sabahın o saatinde başkalarını rahatsız edip etmeme kaygısını hiç gütmeden kornaya basmaya başladı seri bir şekilde. Neden mi basıyordu? Çocukların bindiği okul taşıtı sitenin giriş kapısının önünde diye. Yahu adam, beklesen hepi topu 2 dakika bekleyeceksin. Bu acelen niye?

Servis şoförü kibarca, aracın okul taşıtı olduğunu ve çocuklar çok küçük olduğu için kapı önünden alması gerektiğini söyledi. Vay efendim sen misin hali vakti yerinde adama akıl veren? Sen kimsin? O adam emekli öğretmen. Üstelik sonuna kadar haklı. Çocuğu kapı önünden almaya gerek yok, sen azcık ileride bekle çocuklar gelsin oraya!

Güvenlik müdahale  edip, adama “haklısınız, siz iyi bilirsiniz” türünden sakinleştirici ve ego okşayıcı cümleler sarfetmese, kesin kavga çıkacaktı. Allah’tan okul taşıtı hemen hareket etti de sinirle aracından inip şoförün üstüne yürüyen emekli öğretmen herhangi bir zaiyata sebep olmadı.

Bir insan sabahın köründe neden bu kadar olumsuz ve yıkıcı olur? Tamam, biliyorum cevabı. Çünkü mutsuzdur. Hem kendinden hem çevresinden hem de yaşantısından. Çünkü aynaya baktığında görmek istemediği birini görüyordur. Ve kesin böyle olmasının sebebi kendi dışındaki faktörlerdir(!)

Mutsuz olmayı seçersen sürekli etrafınla uğraşır, dedikodu yapar, kendin dışındakilerin yaptıklarını ve yapmadıklarını bahane gösterirsin. Bunu seçersin yani. Mutlu olmayı seçersen hayatının sorumluluğunu alırsın ve başkalarının ne yapıp yapmadıklarıyla hiç ilgilenmezsin.

O zaman ben mutlu olduğumda, bana kimse şanslı demesin. Ben seçiyorum öyle olmayı. Sen de seç.

 

Çocuk senden iyi bilir!

image.jpg

O çizer ben boyarım..

Çok uzun süredir üniversite öğrencileriyle haşır neşir olmamdan mütevellit şunu şöyleyebilirim ki, anne babaların çoğu kendilerini tatmin etmek ve çevrelerine bir şeyleri ispat etmek için çocuklarını düşünmeden ortaya atıyorlar. Düşünmeden diyorum çünkü çoğu bunun farkında bile değil malesef.

Çocuğunun neyi isteyip istemediğini değil kendi önceliklerini belirleyip ona göre adım atıyorlar çocuklarının hayatları için. Ama bu adımlar üniversitede başlamıyor tabii, daha çok küçükken başlıyor her şey.

Bu nereden mi geldi aklıma? Geçenlerde tanık olduğum bir sahneden.

Çocuklarla beraber dışarı çıkmıştık. Önce bir restorana gidip yemek yiyelim, diye düşündük ve en sevdiğimiz ve de en çok gittiğimiz yere gittik. Siparişleri verdikten sonra, garson benim ufaklık için kuru boya ve kağıt getirdi. Benimki de başladı hemen bir şeyler karalamaya. O sırada bizden daha önce geldikleri belli olan bir aile de yan masamızda oturuyordu. Nereden belli olacak, yemeklerini yiyorlardı da oradan.

Neyse, yanlarındaki çocuk 4 bilemedin 5 yaşlarında ve masadaki peçeteleri önüne almış eğip büküp bir şeyler yapıyor, sonra da annesine gösteriyor. Bir iki denemeden sonra annesi hiddetle “bırak artık şunları, al hadi boyama yap” deyip çocuğun önüne ittiriyor boyama kitabını. Bakıyorum çocuğa, hiç gönüllü değil ve bunu annesine de belli ediyor. Ama anne uçmuş. Duymuyor. İlla boyama yapacak çocuk, inatla ısrar ediyor.

O sırada benim oğlanın önündeki kağıtlardan birini alıp, o anneye vermek ve “belki de boyama yerine bir şeyler çizmeyi tercih eder” diyesim geldi de aklıma sonra vazgeçtim. Neden mi vazgeçtim? Babaları çok çatık kaşlıydı da ondan. Azcık tırsmış olabilirim. Kadın kadına olsak burnumu sokabilirdim belki de.

Zavallı çocuk nefret ede ede boyama yaptı yahu. Çok üzüldüm. Nesi vardı peçeteleri eğip bükmesinin? Çocuk severek bir şey yapıyorken al onu elinden, sonra ne modaysa başka çocuklar ne yapıyorsa onu yapmasını bekle çocuktan. Ne kadar acımasızca?

O kadar aciz değil ki bu çocuk milleti! Bırak kendi kararlarını verebilsin. Bu kadar mı zor?